Ölümler, Şehitler ve İnsanlık üzerine

Ey iyi insanlar,

Her ölenle yüreğimiz yanar belki.
Ama öldürerek de bitiremezler bizi.
Her ölenin yerine bir yenisi gelir.
Bu şekilde yenilemeyiz.

Ama yüreğimizi öfkeye esir edersek,
Ateşiyle yakarsak insanlığımızı…
İşte o zaman kaybederiz.
O zaman yıkılırız.
O zaman bölünürüz.

Eğer gözümüz dönerse.
Cana kıymayı göze alırsak insanın ne yaptığına bakmadan,
Damarındaki kana, anasına, babasına göre yargılarsak,
Adalet değil de intikam ararsak.
Biz de cani olursak,
Aç bırakırsak,
Hor görürsek,
Herkesin insan olduğunu unutursak,
İşte ancak o gün yeniliriz.

Her şeye rağmen insan olabilirsek,
Öfkeye yenik düşmezsek,
Düşünürsek,
Merhamet duyabilirsek bir de,
Geriye sadece sabretmek kalır.

Erdemler, Dinlemek ve Anlamak Üzerine…

Aslında başka bir yerde yazdığım bir şeydi. Ama söylemek istediğimi iyi ifade ettiğini düşündüm bir anda, paylaşmak istedim. Bir kaç ufak değişiklikle… Düz yazı yazmak çok sık yaptığım bir şey olmadığından sanatsal yanını pek umursamayıp doğrudan anlatmak istediğime giriyorum:

Bence bir insanın sahip olabileceği en önemli vasıflardan biri diğer insanları dinleyip onların görüşlerine değer verebilmektir. Lafın gelişine söylemiyorum bunu her kelimesini ima ederek söylüyorum.

Bir söz vardı:

“Bizi doğrulayanı dostça kabullenir,karşı çıkana da inatla direniriz, oysa sağduyu tam tersini gerektirir.”

Çoğu insan da kendisine yönelik eleştirileri bir şekilde haksız çıkartmaya çalışır. Başkalarının verebileceği tavsiyelere aslında ihtiyacı olmadığını düşünüerek gözardı eder. Ama aslında dinlemesini bilene çoğu insan çok iyi tavsiyeler verebilir. Bana göre bazı insanların en büyük başarısı insanları dinleyip anlayabilme kabiliyeri.

Büyük insanların konuşmalarından çokça etkileniriz. Aslında epey de iyi konuşurlar. Ama asıl büyük etken burada bizim onları dinlemeye ve anlamaya hazır ve istekli olmamızdır. Çünkü bize sıradan bir insan tarafından söylendiğinde dikkate almayacağımız şeyler söylerler genellikle.

Yani bence:
Oturup dinlersek her insanın güzel bir hikayesi vardır.
İstersek çoğunun verebilecek güzel tavsiyeleri vardır.
Gururumuzu yenip rica edersek çoğu insan yardım eder bize.
Kendi zekamıza daha az güvenmekle daha zeki oluruz aslında.
Sandığımızın aksine güvenirsek genelde insanlar bizi hayal kırıklığına uğratmaz.
Ancak anlamaya çalışırsak anlaşılabiliriz.
Genellikle saygıyı ve sevgiyi gösterdiğimiz kadar görürüz.

Apple, Adobe ve Web Standartları

Bildiğiniz gibi Apple’ın iPad’lerde Flash’ı desteklemeyeceğini(izin vermeyecekleri) açıklaması büyük tartışmalar yaratmıştı. Yakın zamanda Apple’ın kurucusu ve CEOsu Steve Jobs, Flash hakkındaki düşüncelerini bir açık mektupla duyurdu. Mektupta genel olarak

  • Tamamen Adobe’un malı olduğu için Açok (Open) Web standartlarına uymadığı
  • Webdeki videoların çoğu Flash arayüzlü olsa da çeşitli uygulamalarla onlara erişilebileceği
  • Flash’ın yeterince güvenli bir sistem olmadığı
  • Güç tüketiminin fazla olduğu
  • Dokunma ile sağlanan etkileşimin verimli kullanılamaması
  • Flash ile uygulama geliştirilmesinin geliştiricileri kısıtlaması, yarı standart uygulamalar üretmesi ve platformun özellikleri etkili kullanamaması

konularına değinmiş. Atrıca Flash’ın HTML5 gibi standartların gelişmesiyle pek de gerekli olmayan bir teknoloji olacağını düşünüyor.

Apple tarafından bakınca haklı oldukları noktalar olduğunu söylemek gerek. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken daha önemli noktalar var. Flash konusunda söylediklerinde haklı olması Steve Job’un tutumunu haklı çıkartmıyor. Özellikle sattığı cihazların kullanımı konusunda kendi kullanıcılarını ne kadar kısıtladığını ve iPhone ve iPadlere uygulama geliştirmek için sadece Mac kullanabildiğimizi, Apple Store dışında yazılım yükleyemediğimizi göz önüne alırsak, Apple’ın özgürlük, açık standartlar gibi kavramlar üzerinden Adobe’u eleştirmesini biraz garip karşıladım.

Apple’ın kullanıcının kullandığı yazılımları ve platformları bu kadar kısıtlaması işin garip bir tarafı. Standart olarak flasın gelmemesi, tavsiye edilmesi fakat yine de bunun kullanıcının tercihine bırakılması çok daha etkili bir çözüm olurdu.

Özetle Adobe’ın belli konularda haksız olması Apple’ı bu konuda haklı yapmıyor bence.

Bu düşüncelerimin üzerine FSF’dan (Free Software Foundation) John Sullivan’ın yaptığı bir açıklama konuyu bence daha net bir biçimde ele alıyor.

Steve Jobs’un açık standartların ve özgür webin önemine dikkat çektikten sonra ortaya koyduğu çözümün saçma olduğunu savunuyor ve insanların Adobe’un tescilli yazılımlarıyle Apple’ın duvarlarla çevrilmiş bahçesi arasında bir seçim yapmaya zorlandığını özgürlüğün ikisiyle de alakasız olduğunu anlatmış.

Hele şükür birisi duygularımıza tercüman olmuş…

Alışmak

Önce alışmayı öğrendim,
Geçen seneler boyunca
Yediğim her yemeğe,
Yürüdüğüm her yola,
Hatta soluduğum havaya alıştım.
Öyle alıştım ki hatta,
Hiç farklı olmamıştı sanki,
Öncesinde bile hayatım.
Sanki yaşanabilecek,
Tek bir hayat vardı şu dünyada;
Benimkisiydi o da…

Seneler yine geçti.
Birdenbire farkına vardım.
Sanki en derin yerinde,
Uyandırılmışım gibi uzun bir uykunun.
Şaşırmayı öğrendim yeniden.
Zaten bildiğim her şeyi,
Yeniden, yeniden öğrendim.

Yeniden tattım herşeyi,
Yollardan yeniden yürüdüm,
Her zamankinden güzeldiler sanki.
Yeniden soludum aynı havayı,
Sanki farklı kokuyordu bu sefer.

Bir tek sebebi vardı aslında,
Tek bir yolu vardı bunları farketmenin.
Veda vakti yaklaşıyordu işte…

Odamı toplar gibi paketlere,
Bir anımı topladım her bir köşeden.
Veda eder gibi insanlara,
Tek tek hoşçakal dedim bütün ağaçlara içimden.
Sabaha karşı öten kuşların sesini,
Bir veda şarkısı gibi dinledim bu sefer.

İstesem de istemesem de,
Hazır sayılırım artık.
Alıştığım onca şeyi bırakmaya.
Alışkanlıkları rafa kaldırmaya anıların yanına…

Yeniden şaşırmaya yeni şeylere,
Ve yeniden alışmaya…

11.04.2010
Sinan Onur ALTINUÇ

Kayıp

Önce kalemimi kaybediyorum.
Kaybettiğimi bile anlamayacak kadar,
Uzun süre aramıyorum

Ay ışığını kaybediyorum sonra.
Orada olduğunu bilip avunmak için bile,
Bakmaya yeltenmiyorum.

Heyecanımı kaybediyorum,
Korkunç bir soğuk kanlılıkla,
Şaşırmıyorum artık…

Coşkuyu kaybediyorum.
Sevinebiliyorum ama,
Mutlu olmadan…

Sesleri kaybediyorum.
Bir kitap sayfasında yazanlar gibi,
Duyuyorum ama notalar olmadan.

Renkleri kaybediyorum.
Elmanın rengi hala kırmızı ama,
Yaprağınkinden o kadar farklı değil artık.

Kafamı kaldırıp yukarı bakıyorum.
Ay gerçekten de yok bugün.
Gözlerimi kapatıyorum,
Bu kez görüyorum…
Bir ses duyuyorum,
Bir tane daha…
Müzik gibi, farklı birbirinden.
Gözlerimi açıyorum,
Karanlıkta pek belli değil ama,
Gökyüzü başka renkte topraktan.
Ve masanın üstünde bir kalem duruyor.
Kaybettiğim kalem hem de…

Sinan Onur ALTINUÇ
22.03.2009

Aç kal, Budala kal

Bazen hayatımızda ne yaptığımızı sorguladığımız noktalara giriyoruz. Şartlar yüzünden sürekli şikayet ediyoruz. Gelcek kaygısından, bulunduğumuz ortamın bize yapmak istediğimiz şeyi yapmamıza izin vermediğinden yakınıyoruz. İnsanların ne kadar acımasız, ne kadar vefasız olduğundan yakınıyoruz.

Kişisel gelişim kitaplarındaki klişeler gibi olacak ama kusura bakmayın:

Oysa fark edemediğimiz bir nokta var.
-Aslında yapmak istediğimizi yapmamıza izin vermeyen sadece kendimiziz. Ve istediğimiz şeyi yapmaya cesaretimiz olmadığından, elimizdeki şeyleri kaybetmeye korktğumuzdan suçu da dünyaya atmaktan hiç de çekinmiyoruz.
-Aslında acımasız olan kendimiziz vefasız olan da… Hem de İlk önce kendimize karşı… Gerçekten sevmediğniiz bir şey yaparak gerçekten başarılı olmayı nasıl bekleyebiliriz? Ya da gerçekten mutlu olmayı…

İşte bazen bunun gibi sorularla meşgul ederiz beynimizi. Aslında cevapları her yerdedir. Yani ne bileyim, sokakta kime sorsanız zaten size hayallerinin peşinden koşmanızı söylemez mi? Eğer koşmuşsa bunu bir başarı hikayesi olarak dinleriz. Eğer koşmamışsa kendi durumundan şikayet eden birisinin konuşmasını… Ama ana fikir sanırım aynı. Binlerce kişisel gelişim kitabında yazan şeyin özeti…

Ama öyle görünüyor ki bizim dinlememiz için bir sebep olması lazım. Ve de öyle alelade değil de güzelce anlatılması lazım. Beynimize kazınması lazım yani…

İşte bu yüzden ben böyle söylesem de yine de beni dinlemeyeceksiniz. Buraya kadar geldiyseniz mutlaka okumuşsunuzdur fakat birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz.

Belki benden daha büyük birileri daha güzelce anlatırsa daha etkili olur.

Dilerim hepimiz hayatın sunduklarına karşı hep aç kalabiliriz.
Hepimiz karşımıza çıkanları yılların verdiği bıkkınlıkla değil, bir budalanın şaşkınlığı ve heyecanıyla karşılayabiliriz ve heyecanımızı kaybetmeyiz.

Dilerim ben de kendi anlattıklarımı yakın zamanda unutmam. Ve dilerim ki ilerde böyle şeyleri anlatabiliyor olurum ve insanlar da beni dinler.

Bilinmez

Son zamanlarda burası pek ıssız oldu. Teknik olarak sayfaya kaç kişi girdiğinden haberdar olabilsem de girenlerin okuyup okumadığını bilemiyorum. Eskiden gelen yorumlardan da hiç kalmadı. Ama birkaç sefer daha yorum almasam bile yazmak konusunda ısrarcıyım sanırım.

Her şiir için yeni müzik söyleyebilmek isterdim ama biraz klasik bir insan olduğum için elimdekilerden dönüp duruyorum. Bu seferki (yine) Beethoven dan moonlight sonata oldu. Ama bu sefer bir değişiklik yapayım. solar‘dan çaldığım bir taktikle:

Felsefe bayaca karıştı bu sefer işin içine.

Blinmez…

Bilmediğimiz yerlerden korkuyoruz en çok.
Göremediğimiz şeyler gizemli geliyor hepimize.
Tahmin bile edemeyince süpriz oluyor herşey.
Hayal bile edemediğimiz şeyi görünce şaşırıyoruz.
Bilmiyorken merak edebiliyoruz ancak.
Hiçbişeyden ilk seferki tadı alamıyoruz,
Bilinmezinde olduğu için belki aroması.
Daha mutluyuz çoğu zaman cahilken.

Garip olan…
Bunca duygu bilinmezden geliyorken.
Bilmediğimize bu kadar bağlıyken insan tarafımız.
Neden bilmiyorum ama,
Öğrenmeye çalışıyoruz sürekli.

Sinan Onur ALTINUÇ
17.01.2009, 06:45

Alice Harikalar Diyarında

Çoğu kitaba “çocuk kitabı” damgası vurarakgeçmişe gömeriz. Varsa bi kütüphanemiz belki birgün çocuklarımız falan okur diye rafa kaldırıp ömür billah kapağını açmayız. Bazen içlerinde küçükken taam oalrak kavrayamayacağımız mesajlar olabilir. Hatta belki Küçük Prens’de olduğu gibi doğrudan bir gönderme bile olabilir. Sormaya kalksak çoğu insan içindeki çocuğu öldürmemiştir. İçinizdeki çocuğu 5 dakikalığına ödünç alıcam :)

“Alice Harikalar Diyarında’yı şöyle böyle herkes bilir. Çocukken okuduğumuz bir çocuk romanıdır, Ya da çizgifilm olarak izlemişizdir. Fakat sanırım böyle yaparak kaçırdığımız şeyler var. Gerçekten güzel şeyler var. Felsefi anlamda bile…

Kitapta şöyle bir dialog geçer:

Alice came to a fork in the road. “Which road do I take?” she asked.
“Where do you want to go?” responded the Cheshire cat.
“I don’t know,” Alice answered.
“Then,” said the cat, “it doesn’t matter.”
~Lewis Carroll, Alice in Wonderland

Türkçe meali ise yaklaşık olarak şöyle:

Alice bir yol ayrımına gelmişti. “Hangi yolu seçmeliyim?” diye sordu.
“Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu Çizgili kedi.
“Bilmiyorum.” dedi Alice.
“O zaman” dedi kedi, “farketmez.”
~Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında

Bir düşündüm de, gerçekten ne yapacağımıza karar vermek için o kadar fazla vakit harcıyoruz ki. Gideceğimiz yerlerden kıstığımızın farkında değiliz. “Nereye gitmek istiyorum?” diye sormalıyız kendimize. Cevap “bilmiyorum”sa yola devam… Hangi taraftan mı? Ne bileyim karar veremiyorsanız bırakın bozuk para sizin yerinize karar versin. :)

Dip not: Arkadaşlar bişeyler karalamak için yakıt olarak yorum kullanıyorum yorumlarınızı esirgemeyin :)

Amaçlar, sonuçlar…

Uzun zamandır yazmamışım. Her seferinde böyle diyorum gerçi burdan pek sık yazmadığım anlaşılabilir. :) Neyse zaten görünüşe göre çok okuyan da yok. Bir iki sıkı takipçi dışında raslamadım onlara da teşekkür edeyim.

Sadede gelelim.

Felsefi yazı ya da onun gibi görünmeye çalışan birşey olacak ama yine de sıkmamaya çalışıcam.

Hiç birşeyi yapmaya başladıktan sonra, epeyce de ilerledikten sonrageriye dönüp de bi bakıyor muyuz? Yani öyle ne kadar yol almışım diye değil her zaman. Yola ne için çıkmıştım. Nereye gitmek istiyodum? Nereye gidiyorum? Daha mı iyi oldu? Yoksa sadece yürümeye alıştığımız için mi devam ediyoruz. Amaçlarımız mı değişmiş? Belki yolda bize eşlik edenler gitmek istediğimiz yerden daha kıymetli olduğu için ediyoruz. Belki dediğim gibi sadece alışkanlık. Belki de gitmeyince birşeylerin değişeceğini biliyoruz. Değişmekten hep korkuyoruz.

Belki yukardaki paragrafı okuyunca neler saçmalamış bu sefer bu oğlan diyen olabilir. Ama benim gibi hissetmiş olan varsa anlaması çok zor olmayacaktır herhalde. Bazen durup da geriye bakmak gerekir. Hatırlamak gerekir. Baştan düşünmek gerekir. Baştan düşünmek lazım, en başından.

Durma vakti mi? Geri dönme vakti mi? Her zaman yolun götürdüğü yer değil mi yoksa önemli olan. Yolda olmak mı ya da yol arkadaşları mı?

Yine düşünülmesi gereken biiirsürü şey. Yine kafa karışık ve hala yapılması gereken çok iş var.Bir de bu kadar soru sormak hayra alamet mi? Doktor bey iyileşecek miyim? :)

Masalcının İnancı

İnternette gezinirken rastladım paylaşmak istedim Orjinali şöyle:

The Storyteller’s Creed:I believe…
…that Imagination is stronger than Knowledge.
…that Myth is more potent than History.
…that Dreams are more powerful than Facts.
…that Hope always triumphs over Experience.
…that Laughter is the only cure for Grief.

And I believe that Love is stronger than Death.

Türkçeye çevirdim kendi çapımda daha iyi çevirilere de açığım bu arada:

Masalcının İnancı:İnanıyorum ki…
…hayal gücü bilgiden kudretlidir.
…efsaneler tarihten etkilidir.
…rüyalar gerçeklerden güçlüdür.
…umut deneyime galip gelir.
…kederin tek ilacı kahkahadır.

Ve inanıyorum ki Sevgi, Ölümden güçlüdür.

Tabi kaynak göstermeyi de unutmayalım. İşte burası