Yalandan Yaşamak

Yalandan yaşıyoruz be kardeşim.
Hangimiz gerçekten düşünüyoruz ki mesela.
Bencil olmayı bile yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz.
Kendimize bile bir hayrımız olmuyor çoğu zaman.
Bakasını düşünmek desen,
İstemiyor zaten çoğumuz,
Boş ver diyoruz,
Boş ver sen mi kurtaracaksın dünyayı.
İstese bile güç bela yetiyor aklımız.

Medeniyiz diyoruz.
Gökdelenler dikiyoruz,
Köprüler yapıyoruz.
Bir yandan yapıyoruz medeniyet adına,
Bir yandan yıkıyoruz hangimizin sopası daha büyük diye.
Açlıktan ölebiliyorken hala insanlar nasıl medeniyetse?

Uzaya gidiyoruz güya.
Kim nereye gitmiş ki DÜnyadan.
Gitmiş de nereye varmış daha?
Bir gün gidilir belki ama,
Şimdilik sıkışıp kalmışız dünyada.
Orayı da zehir ediyoruz kendimize.
Medeniyiz ya güya,
Kendi evimize pisliyoruz resmen.

Özgürüz diyoruz.
Zindanlarda yaşayıp özgürlük masalları anlatmak bizimkisi.
Her şeyimiz diyoruz, olmadan yaşayamayız…
Bir pencereden başka bir şey değil aslında özgürlük.
Camdan bakmak da özgür olmak.
Belki diyoruz,
Bir gün biz de çıkarız.

Aşk şarkıları söylüyoruz.
Kimisi için her şeyin adı aşk.
Çok kolay yani aşık olmak.
Kimisine göre zaten yok.
Kimisi arasa da bulamamış hiç…
Çoğumuz bir haberiz yani.
Ama yine de düşmüyor şarkılar dilimizden.

14.08.2009
Sinan Onur ALTINUÇ

Tema Değişikliği

Staj bitimiyle tamamen tatile girdim. Memlekete geri dönünce fazlasıyla zaman arttı. Ne yapacağımı bilemedim. Ben de wordpressi güncelleyip temayı değiştireyim dedim. Varsayılan tema olarak Pixel kullanmaya başladım. Tema İngilizce olduğu için Türkçeleştirmek gerekti.

Nasıl olmuş, Çevrilmemiş, yanlış çevrilmiş yer var mıdır acaba?

Bir de nabız yoklamak istedim takip edenler için. (Hala varsa =) )

Huzur

Müzik önerisi: Blackmore’s Night – Now and then

Öyle aramakla bulunmazmış huzur.
Göl kenarındaki bir evde değilmiş illa.
Yada sallanan bir sandalyede,
Yıldızlar kadar uzakta hiç değilmiş…
İçinde bir yerlerde hep varmış ama,
Dertlenirmiş bazen,
Çatı arasında tozlanmış bir sandık gibi…
Yada keder bağlarmış
Yosun tutan taşlar gibi denizdeki…
Temizlenirmiş ama,
Belki bir sahil kenarında oturmak lazımmış,
Yada çıtırdayıp yanan bir odun ateşi,
Belki yağmuru izlemek odanın camından,
Belki de yıldızları seyretmek bulutsuz bir gecede…

Şöyle derin bir nefes almak lazım.
Gevşetmek lazım ellerini kanatan dizginleri,
Gözlerini kapatıp hafif bir müzikle,
Hayal görmek lazım biraz.

Sinan Onur ALTINUÇ

Twitter

Deterjan reklamı gibi olacak ama:

  • Msnde kişisel ileti kullanmayı seviyorsunuz.
  • Facebook’da ne düşünüyorum kısmını güncelliyorsunuz.
  • İnsanların sizinle ilgili bazı şeyleri size sormadan takip edebilmesini istiyorsunuz.
  • Ya da öylesine kısa bir şeyler söylemek istiyorsunuz.

Bu durumlardan birine uyuyorsanız ve twitter‘ı duymadıysanız hoşunuza gidebilir.

Ya da bu video demek istediğimi daha iyi anlatabilir.

Hoş bir şey gibi en azından kendi çevrenizden yeterince insan kullanıyorsa.

Bu arada Atilla‘ya teşekkür etmeli bana tavsiye etmişti videoyu da o yollamıştı.

Ha tabii bu arada asıl yazış amacını da atlamamak gerek:

http://twitter.com/sinanonur

twitter kullanan arkadaşlar bana ulaşın lütfen =)

Stajlar, alımlar ve yöntemler

Her staj arama süresince öğrencilerin kafasını benzer sorunlar kurcalıyor. Nerede staj bulabileceğim? Nerelere başvurmalıyım? Beni kim kabul eder? …

Hep de aynı kısır döndünün içinde döner. Staja kabul edilirken beni not ortalamama göre mi yargılayacaklar? Not ortalaması başarının bir ölçütü müdür? Diğer taraftan şirketler açısından Öğrencinin daha önceden ciddi bir deneyimi yada bir projesi yoksa bakılabilecek çok fazla şey yoktur. Cvler arasından eleme yapılması gerektiğinde sanıyorum not ortalaması mecburen önemli bir etmen olur. Ben not ortalamasının kendi başarısını göstermediğini düşünen yüzlercesi arasındayım. Özellikle bölüm dışı derslerde…

Hal böyleyken, değil iş başvuruları staj başvurularında bile birbirine benzeyen bir sürü aday arasından eleme yapmak gerekecek. Ve ne öğrenciler kendilerini anlatabildikleri konusunda tatmin oalcak ne alımı yapanların kafasında yeterince bir fikir oluşabilecek. Bir çaresizlik gibi görünse de bu kısır döngüyü kırmak sanıyorum ki mümkün.

Bildiğim ilk uygulama daha önceden Pardus ekibinin staj elemelerindeydi. Not ortalaması ve okunan okulu bir kriter oalrak kabul etmeyerek cvnin yanında kişinin kendini ifade etmesi için ayrı bir metin istiyorlardı. Daha önemlisi daha önceden gerçekleştirilmiş örnek bir çalışma (ödev/proje) Kişiyi ölçmek için klasik yöntemlerden daha iyi görünen bir yöntem sunuyor bu.

Fakat bana daha da orjinal gelen bir yöntemle karşılaştım. Portakal Teknoloji bakın nasıl bir yol izliyor:

* Özellikle özgür yazılım alanında faaliyet gösterdiği için ve stajerlerinin de belli bir paylaşım kültürüne dahil olmasını beklediğinden dolayı adayların blog tutmasını blogu yoksa blog açmasını öngörüyor.
* Bir özgür yazılım projesinin tanıtımını yine blogda yapmasını istiyor
* Son aşama olarak da özgür yazılım camiasına somut bir katkı sağlamalarını bekliyor.

Böylece staja kabul edilen ya da edilmeyen herkese belli bir bilinci aşılamış ve belki de özgür yazılım dünyasına kazandırmış oluyor.

Ben de Portakal Teknolojinin özgür yazılım mevzularına gösterdiği hassasiyetten ve kendime bir şeyler katabileceğine inandığımdan başvurumu yaptım.

Aslında işin ilginç yanı Bora Güngören’in blogunda belirttiğine göre bu staj prosedürü başka yerlerde de yankı bulmuş gibi görünüyor. . Yani “esinlenmeyi” pek belli etmeseler de baya benzer uygulamalar varmış.

Diliyorum ki insanların değerlendirilmesi ve anlaşışması için bunun gibi yollar artsın. Cvlerin yeterliliği konusunda ciddi sıkıntılarım var. Hala insanların kendini bu tür durumlarda ifade edebilmesi için çok iyi bir yol var gibi görünmüyor.

HUBİT ve Bilişim Günleri

Bu sene Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Topluluğu (Hübit) olarak 8-9-10 Nisan tarihhlerinde Bilişim Günleri düzenliyoruz. Etkinliğe İş dünyası ve akedemik dünyadan bir çok önemli konuşmacı katılıyor. Afiş ve program hakkında bilgi edinmek için topluluğun internet sitesini kullanabilirsiniz. Ve çevirimiçi kayıt yaptırabilirsiniz.

Bilişim günleri afişi

Bilişim günleri afişi

Bu kısmı biraz hızlı geçiyorum çünkü her yerde okuyabileceğiniz tarzda bir tanıtım yazısını olmasını istemedim. Daha çok etkinliğin hazırlanışına dair kendi izlenimlerini aktarmak istedim.

Geçen sene Bilişim günlerinin ilkini düzenlemiştik. Birçok şeyi spnradan netleştirebildiğimiz için içeriği güzel ama tanıtımı pek de tatmin edici olmayan bir etkinlik olmuştu bizim için. Aslında başkalarının bir şeyler öğrenmesi için yapılan etkinlikler bir yandan da en çok içinde bulunanlara birşeyler öğretiyor.

Bu sene topluluğa çok taze kanlar katılmasını önceden çalışan arkadaşların da daha hevesli olmasından cesaret alarak biraz daha geniç çaplı düşünmeye çalıştık bu seferki etkinliği. Önceden Facebook, Bilgisayar Mühendisliği BÖlümünün haber grubu ve geç açılmış afişlerle duyurmuşken bu sefer stand afişleme ve el ilanları da eklenince pek de fena bir tanıtım olmadı gibime geliyor.

Günümüzde üniversite öğrencilerinin bir kısmında olan ilgisizliği yavaş yavaş kırıyoruz sanırım. Hem katılan hem de elini taşın altına sokan arkadaşların sayısı arttı.

Çevrimiçi kayıt yaptıran ve her gün iki oturuma katılan arkadaşalra da katılım belgesi veriyoruz. Bu katılım belgesi olayı özellikle standda beklediğimden daha fazla ilgi gördü. İnsanların ilgisi çekmesi açısından güzel bir durum fakat kendini geliştirmekten çok belgeye odaklanılması açısından da biraz üzücü olabiliyor.

Diğer üniversitelerden veya kesimlerden insanları da aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız. Çevirimiçi kayıt yaptırmayı unutmayın =)

İşe yarayabilecek bağlantıları da vereyim:

Topluluğun web adresi(Şimdilik sadece etkinlik afişi ve kayıt sistemi olsa da)
Facebook

Sonuç olarak yorulduk ama değdi. Beraber çalıştığımız tüm arkadaşlarıma da buradan teşekkür ediyorum. Etkinlikte görüşmek üzere…

Kayıp

Önce kalemimi kaybediyorum.
Kaybettiğimi bile anlamayacak kadar,
Uzun süre aramıyorum

Ay ışığını kaybediyorum sonra.
Orada olduğunu bilip avunmak için bile,
Bakmaya yeltenmiyorum.

Heyecanımı kaybediyorum,
Korkunç bir soğuk kanlılıkla,
Şaşırmıyorum artık…

Coşkuyu kaybediyorum.
Sevinebiliyorum ama,
Mutlu olmadan…

Sesleri kaybediyorum.
Bir kitap sayfasında yazanlar gibi,
Duyuyorum ama notalar olmadan.

Renkleri kaybediyorum.
Elmanın rengi hala kırmızı ama,
Yaprağınkinden o kadar farklı değil artık.

Kafamı kaldırıp yukarı bakıyorum.
Ay gerçekten de yok bugün.
Gözlerimi kapatıyorum,
Bu kez görüyorum…
Bir ses duyuyorum,
Bir tane daha…
Müzik gibi, farklı birbirinden.
Gözlerimi açıyorum,
Karanlıkta pek belli değil ama,
Gökyüzü başka renkte topraktan.
Ve masanın üstünde bir kalem duruyor.
Kaybettiğim kalem hem de…

Sinan Onur ALTINUÇ
22.03.2009

Aç kal, Budala kal

Bazen hayatımızda ne yaptığımızı sorguladığımız noktalara giriyoruz. Şartlar yüzünden sürekli şikayet ediyoruz. Gelcek kaygısından, bulunduğumuz ortamın bize yapmak istediğimiz şeyi yapmamıza izin vermediğinden yakınıyoruz. İnsanların ne kadar acımasız, ne kadar vefasız olduğundan yakınıyoruz.

Kişisel gelişim kitaplarındaki klişeler gibi olacak ama kusura bakmayın:

Oysa fark edemediğimiz bir nokta var.
-Aslında yapmak istediğimizi yapmamıza izin vermeyen sadece kendimiziz. Ve istediğimiz şeyi yapmaya cesaretimiz olmadığından, elimizdeki şeyleri kaybetmeye korktğumuzdan suçu da dünyaya atmaktan hiç de çekinmiyoruz.
-Aslında acımasız olan kendimiziz vefasız olan da… Hem de İlk önce kendimize karşı… Gerçekten sevmediğniiz bir şey yaparak gerçekten başarılı olmayı nasıl bekleyebiliriz? Ya da gerçekten mutlu olmayı…

İşte bazen bunun gibi sorularla meşgul ederiz beynimizi. Aslında cevapları her yerdedir. Yani ne bileyim, sokakta kime sorsanız zaten size hayallerinin peşinden koşmanızı söylemez mi? Eğer koşmuşsa bunu bir başarı hikayesi olarak dinleriz. Eğer koşmamışsa kendi durumundan şikayet eden birisinin konuşmasını… Ama ana fikir sanırım aynı. Binlerce kişisel gelişim kitabında yazan şeyin özeti…

Ama öyle görünüyor ki bizim dinlememiz için bir sebep olması lazım. Ve de öyle alelade değil de güzelce anlatılması lazım. Beynimize kazınması lazım yani…

İşte bu yüzden ben böyle söylesem de yine de beni dinlemeyeceksiniz. Buraya kadar geldiyseniz mutlaka okumuşsunuzdur fakat birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz.

Belki benden daha büyük birileri daha güzelce anlatırsa daha etkili olur.

Dilerim hepimiz hayatın sunduklarına karşı hep aç kalabiliriz.
Hepimiz karşımıza çıkanları yılların verdiği bıkkınlıkla değil, bir budalanın şaşkınlığı ve heyecanıyla karşılayabiliriz ve heyecanımızı kaybetmeyiz.

Dilerim ben de kendi anlattıklarımı yakın zamanda unutmam. Ve dilerim ki ilerde böyle şeyleri anlatabiliyor olurum ve insanlar da beni dinler.

Bilinmez

Son zamanlarda burası pek ıssız oldu. Teknik olarak sayfaya kaç kişi girdiğinden haberdar olabilsem de girenlerin okuyup okumadığını bilemiyorum. Eskiden gelen yorumlardan da hiç kalmadı. Ama birkaç sefer daha yorum almasam bile yazmak konusunda ısrarcıyım sanırım.

Her şiir için yeni müzik söyleyebilmek isterdim ama biraz klasik bir insan olduğum için elimdekilerden dönüp duruyorum. Bu seferki (yine) Beethoven dan moonlight sonata oldu. Ama bu sefer bir değişiklik yapayım. solar‘dan çaldığım bir taktikle:

Felsefe bayaca karıştı bu sefer işin içine.

Blinmez…

Bilmediğimiz yerlerden korkuyoruz en çok.
Göremediğimiz şeyler gizemli geliyor hepimize.
Tahmin bile edemeyince süpriz oluyor herşey.
Hayal bile edemediğimiz şeyi görünce şaşırıyoruz.
Bilmiyorken merak edebiliyoruz ancak.
Hiçbişeyden ilk seferki tadı alamıyoruz,
Bilinmezinde olduğu için belki aroması.
Daha mutluyuz çoğu zaman cahilken.

Garip olan…
Bunca duygu bilinmezden geliyorken.
Bilmediğimize bu kadar bağlıyken insan tarafımız.
Neden bilmiyorum ama,
Öğrenmeye çalışıyoruz sürekli.

Sinan Onur ALTINUÇ
17.01.2009, 06:45

Sanki…

Bedeni dar geliyor bazen insana.
Sanki öyle bir ruh var ki içinde,
Bir çatlak arıyor sadece,
Bir çatlak bulsa dünyalara taşacak.

Öyle seviniyor ki bazen,
Derler ya “kalbim göğsüme sığmıyor”.
Öyle soluyor ki havayı,
Sanırsın fırtınalar kopartacak.

Öyle seviyor ki,
Sanki dünyayı değiştirip,
Daha güzel yapıyor sevgisi.
O hayat veriyor sanki ufak canlılara.

Bazen de öyle üzülüyor ki,
Sanki rengi soluyor her şeyin hüznünden.
Gece daha bir ıssız artık.
Ay daha bir hüzünlü bakıyor sırf o üzüldüğünden.

Öyle özgür hissediyor ki bazen,
Ayakları yetmiyor yürümek için.
Koşmak bile nafile.
Kanatları çıkacakmış gibi sanki sırtından…

Öyle güçlü ki bazen,
Sanki bir haykırışı depremler yaratacak.
Sanki koskoca dağlar,
Sırf o lutfettiğinden ayakta hala.

Anlaması zaman alıyor.
Ama sonunda acıyla kavrıyor.
Öyle çaresiz ki aslında…
Kendine karşı bile hem de…

Öyle aciz ki bazen,
Kendisinin bir haykırışıyla değil ama,
Tek bir sözüyle başkasının,
Dünyalar yerle bir oluyor…

Sinan Onur ALTINUÇ
08.12.2008